
İmam -”Ben şair değilim, eski şiirlerden pek azını ezbere biliyorum” buyurdu. Mütevekkil: “hiç çare yok, şiir okuman lazım” dedi. İmam şu mealde olan, şiirleri okumaya başladı:
“Yüksek tepeleri kendilerine konak ettiler ve daima etrafında silahlı adamlar vardı ki, onları koruyorlardı. Fakat hiç biri ölümlerinin önüne geçemedi ve devranın zararından koruyamadı onları”
“En sonunda o yüksek tepelerin eteğinden, o sağlam ve korunmuş kalelerden mezar çukurlarına çekilmiş oldular ve ne de kötü bir bedbahtlıkla o çukurlara indiler!”
“Bu anda münadi bağırdı! ve onlara: o ziynetler, taçlar, o azamet, yücelik, ve celal, nereye gitti? diye seslendi.”
“Gurur ve sonsuz kibirlerinden dolayı renkli perdelerin arkasında, kendisini halkın gözlerinden gizleyen, nimetlerle beslenmiş o çehreler nereye gitti?”
“Mezar, akıbetini rüsva etti onların ve nimetlerle beslenen o çehreler, en sonunda yer böceklerinin dolaştığı bir mekan haline geldi.”
“Dünyanın uzun zamanlarında yediler içtiler ve her şeyi yuttular. Fakat o gün her şeyi içenler bu gün, toprak ve yerdeki haşarat tarafından yendiler.”
İmamın sedası, kendine özgü tesirli çınlamasıyla ve orada bulunanlarla Mütevekkil’in ruhlarının derinliklerine nüfuz eden bir ahenkle bu şiiri bitirdi. İçenlerden, şarabın neşesi kaçtı. Mütevvekkil şarap kadehini kuvvetle yere vurdu, gözyaşları, yağmur gibi aktı.
Ve bu şekilde eğlence meclisi dağıldı. Hakikatın ışığı, gurur ve gaflet tozunu, kısa bir müddet için olsa da, kesafet dolu bu kalpten temizledi.